Nis 09

Paris’ten Akılda Kalanlar…

Yazar : Kategori : Fransa

Üç günlük Amsterdam gezisinin ardından, çocukluğumdan beri hep merak ettiğim, ziyaret eden akrabalardan ve arkadaşlardan dinleyip durduğum, simgesi olan Eyfel Kulesi ile her daim ziyaret etmek istediğim şehirler listesinden en üst sıralarda yer alan Paris?e gitmek için Amsterdam Central Station?a gidip Thalys?ten hızlı tren biletimi alıyorum.  Eğer benim gibi değil de planlı bir gezi programınız varsa tren biletinizi çok daha ucuza getirebilirsiniz. Ben gideceğim gün aldığım için 90 EURO ödedim ama yol boyunca Rotterdam ve Brüksel?e de uğrayan pembe renkli bu tren,  gayet konforlu 3,5 saatlik bir yolculukla beni Paris?e ulaştırdı.

Paris Nord istasyonuna indiğimde, şimdiye kadar ziyaret ettiğim Avrupa şehirleriyle kıyaslandığında daha canlı, daha büyük ve daha keyifli bir şehrin beni beklediğini hemen hissediyorum.

3 yıldır İstanbul?da yaşayan biri olmama rağmen istasyondaki koşuşturmaca ve kalabalık beni biraz ürkütüyor. Neyseki trende tanıştığım yol arkadaşım Tom?un yardımlarıyla kuzenimle buluşacağım Marcel Sambat durağına gidebiliyorum.

Metro ve tren hatlarıyla adeta altı boşaltılan bu şehirde her yere demiryolu ile gitmek mümkün ki ben öyle yaptım tabii bir de inanılmaz keyifli yürüyüşlerle. Metroda yolculuk yapan insanların çoğunun kitap ve gazete okuması dikkatimi çekiyor, bu şehirde herkes birbirine saygılı, kimse kimseyle göz göze bile gelmiyor sanki siz yokmuşsunuz gibi davranıyorlar, bu belki de özgürlük belki de yalnızlık ama ben halimden memnundum.

Paris?teki ilk akşamımda kuzenimle, ünlü Champs Elysees caddesindeyiz. Bir ucu Concorde Meydanı’ndaki dikilitaşa, diğer ucu ise Arc de Triomphe yani Zafer Takı’na uzanan bu cadde geniş cıvıl cıvıl. Çok sayıda lüks markanın mağazalarıyla beraber restoran ve pastanelerin de yer aldığı bu caddede bir et lokantasına gidip karnımızı doyuruyoruz. Türk damak tadına yakın yemekler yapan bir Fransız restoranında olduğumu sağımda ve solumdaki masalara da Türk müşterilerin gelmesiyle anlıyorum. Dışarıda biraz yürüyüş yaptıktan sonra eve dönüp yarın için planlar yapmaya başlıyoruz. Yol boyunca Paris?in ana yolları ve ara caddelerinden geçiyor şehri hissetmeye başlıyorum dikkatimi çeken ilk şey muhteşem mimarisiyle apartmanlar oluyor.

Ertes, gün ilk durağımız dünyanın en çok ziyaret edilen yapılarından biri ve Paris’in simgesi olan Eyfel Kulesi. Yılda 6 milyon kişinin ziyaret ettiği, 300 metre (hatta üzerindeki vericilerle birlikte 320 metre) yüksekliğinde ve 1710 basamaklı bu kulenin yapımı yaklaşık iki yıl sürmüş ve Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılında 1889 yılında inşası tamamlanmış. Gündüz de görkemini korusa da söylemem gerek Eyfel Kulesinin gece ışıklandılmış hali gündüz gördüğümüz halinden bin kat güzel.

Eyfel?den sonra da Paris?in olmazsa olmazlarından biri olan Sacre Coeur Bazilikasına çıkıyoruz. Paris’in en yüksek noktasında (130 metre) bulunan bu bembeyaz kilisenin yapımına 1875 yılında başlanmış. Bitiş ise 1914′ü bulmuş. Bazilikanın bulunduğu Montmartre, “mount of martyrs” yani “şehitler tepesi” anlamına geliyor. Burada şehitler ile din uğruna acı çekerek ölen azizler kastediliyor.

Sacre Coeur’dan aşağıya doğru dar yollardan kısa bir süre yürüdükten sonra bir sürü ressamın ve karikatüristin olduğu  bir meydana ulaşıyorsunuz.  Bu meydanın etrafında çok sayıda küçük şirin cafe ve restoran bulunuyor. Benim bulunduğum sırada hava hafif yağmurluydu ancak hava güzelken buranın çok daha uzun vakit geçirebileceğiniz yerler olduğunu söylemeliyim.

Montmartre ?dan Place de Clichy durağına doğru yürümeye başladığımızda ise Paris?in Pigalle bölgesine geliyoruz. Gece kulüplerinin, seks şovların ve seks shop’ların olduğu bu bölgede dikkatli olmak da fayda var zaten cafelerde de sizi yankesicilere karşı uyaran yazılarla karşılaşıyorsunuz. Bu arada fiyatların Amsterdam ile karşılaştırıldığında baya baya yüksek olduğunu belirtmeliyim. Ünlü Moulin Rouge?a girmek isterseniz minimum 75 Euro?yu gözden çıkarmalısınız.

Zaman kısıtlı olunca olabildiğince çok yer görmek için ordan oraya koşturuyoruz altımızda aracımızın olması bu esnada bir avantaj mı emin değilim zira Paris?in Cumartesi trafigi İstanbul kadar olması yoğun neyse ki gitmek istediğimiz Lüksemburg Bahçelerinden çok uzakta değiliz. Lüksemburg Bahçesi, 224.500 metrekareye yayılmış alanıyla Paris’in en büyük parklarından biri. Büyük havuzuyla, hepsi aynı boyda budanmış yüksek ağaçlarıyla bu bahçe kesinlikle muhteşem. İsterseniz banklarda isterseniz çimlerin üzerinde oturup veya uzanıp kitabınızı okuyabileceğiniz, arkadaşlarınızla sohbet edip, oyun oynayabileceğiniz, içinde yürüyüş yapabileceğiniz aynı zamanda Fransız Senato binasının da bulunduğu çok güzel bir park alanı burası.

Cumartesi akşamını, St. Germain?de geçiriyoruz kalabalık bir arkadaş grubuyla.  Ben burayı İstanbul?un Bağdat Caddesine benzettim. Çok sayıda cafe ve restaurant?ın bulunduğu bu muhitte Paris?in ünlü kitapçıları da mevcut. Fiyatlar yüksek olsa da Happy hour kavramının burada da olduğunu öğrenir öğrenmez kendimizi lüks cafelerden birine atıp önce mojito?larımızı alıyoruz sonrasında meşhur Fransız şaraplarını deniyoruz. Alkolle pek arası olmayan biri olarak buradaki şarapların başka yerlerde içtiğim şaraplara benzemediğini hem lezzeti hem hafifliğiyle bende hayranlık uyandırdığını söylemeliyim. Gece eve dönerken yolun karşısında Notre Damme Katedralini görüyorum.  Yapımı yaklaşık 150 yıl süren bu muhteşem gotik eser Paris?in en önemli yapılarından. Aynen Eyfel Kulesi gibi burası da geceleyin ışıklarını giyince Paris?in büyüsünü perçinleyen bir hal alıyor, vaktim olmadığımdan içini göremesem de bu yapının dışarıdan görüntüsünün bile çok etkileyici olduğunu söylemeliyim.

Paris?teki son günümü ise adet olduğu üzere Louvre müzesine ayırmaya karar veriyorum. Pek müze gezen biri olmasam da Paris?e gelip de burayı görmemek olmaz diyor ve kendimi müzenin girişindeki piramidin oraya atıyorum. Şanslıyım çünkü o hep bahsedilen uzun kuyruklardan yok. Bu dört katlı ve üç kanadı olan binanın içine girmeyi ve biletimi almayı başardıktan sonra müze planının olduğu tanıtım broşürlerinden alıyorum. “Dünyanın en çok ziyaret edilen müzesi” unvanını elinde tutan bu müzede tabi ki görecek çok eser var; ancak ben geçirdiğim iki saatin ardından ve meşhur Mona Lisa tablosunu gördükten sonra (sadece bu tabloyu gösteren işaretler mevcut) Paris?te yürümenin daha eğlenceli bir seçenek olacağına kanaat getirip müzeden ayrılıyorum, ama meraklısının burada en az yarım gün harcaması gerektiğini söylemem gerek.

Artık Paris?e veda etme zamanı geliyor, Versailles Sarayı ve Disneyland?ı göremesem de gördüğüm şehrin büyüleyici güzelliği karşısında hayranlığımı gizleyemiyor, yazın havalar güzelleştiğinde tekrar bu güzel şehri keşfetmek için dönmek umuduyla bu romantik şehirden  ayrılıyorum?

Benzer Yazılar

Etiketler: ,

Yorum Bırakın